Kamuoyu hakkınızda çok az şey biliyor. Çalık Holding’in CEO koltuğunda oturuyorsunuz. Başbakanın damadısınız. Kamuoyunun hakkınızda bildikleri hemen hemen bundan ibaret... İsterseniz girişi Çalık Holding’de işe başladığınız dönemle yapalım...
1999’da okuldan mezun olduktan sonra Çalık Grubu’nda finans uzmanı olarak işe başladım.
Hangi okuldan mezun oldunuz?
İstanbul Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü mezunuyum.
Çalık Holding profesyonel olarak çalışmaya başladığınız ilk kurum muydu?
Okulun son yıllarında çeşitli şirketlerde çalışmıştım. Ama evet, profesyonel anlamda işe, ilk olarak Çalık Holding’te başladım diyebiliriz.
Grupta başladığınızda 21 yaşındaydınız değil mi ?
Evet, 21 yaşındaydım. İlk yıllar, mesleki tecrübe açısından benim için çok önemliydi. Kişisel olarak hayli başarılı bir süreç geçirdiğimi söyleyebilirim. 2000-2001 krizini birebir yaşayarak önemli bir deneyim kazanma şansı buldum. Tam o dönemde finans müdürümüz görevinden ayrıldı. Ben vekaleten, müdür yardımcısı olarak, Çalık Grubu’nun finans müdürlüğü görevine getirildim. Kriz sırasında o koltuktaydım ve bu dönemde çok önemli bir tecrübe kazanma şansım oldu. Biliyorsunuz 2001’in 19 Şubat’ında anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla kriz hararetlenmiş ve devalüasyon süreci başlamıştı. Biz bundan sadece üç gün önce, yani 16 Şubat’ta grubun tüm risklerinin büyük bir bölümünü uzun vadeli bir şekilde yapılandırdık. Gecelik faizlerin yüzde 7500’leri gördüğü bir dönemdi ama biz bu sayede o fırtınada çok sağlam durmayı başardık.
Fakat bu önemli tecrübenin hemen ardından gruptan ayrılıp doktora yapmak için Amerika’ya gitmeyi tercih ettiniz...
İş hayatımdaki deneyimimi akademik açıdan zenginleştirmek için doktora yapmak istedim. Bunun için de dünyanın iş ve finans merkezi New York’a gittim. Birçok insanın “yeni terfi etmişsin, pozisyonun iyi, niye gidiyorsun” dediği bir dönemdi. İnsanların hayatlarında bazı çok önemli karar anları vardır. Bu da benim için çok önemli bir karardı. Grup içerisinde çok pozitif bir dönem yaşanmış olmasına rağmen, özellikle de ekonomik kriz döneminde grupta gerçekleştirdiğimiz finansal ve hazine anlamındaki çok başarılı operasyonlardan sonra, kendimi daha fazla geliştirebilmek için böyle bir riski almak istedim. Şimdi bakınca iyi ki de öyle yapmışım diyorum. Benim için gerçekten çok zor ama eğitici bir dönemdi. New York’ta, ciddi bir bilgi birikimi ve iş tecrübesi edindiğimi düşünüyorum.
Amerika’ya doktora için gitmemiş miydiniz? Bilgi birikimi tamam ama iş tecrübesi edinmeniz nasıl oldu?
Şöyle... Kendimi okula koşullandırdığım dönemde, ABD’deki faaliyetleri için 2002 yılında yeni bir öneri getirdi Çalık Grubu. Ve hayatımdaki önemli ve kritik kararlardan biri diğerini vermek zorunda kaldım. Çünkü ABD’de doktora ve iş hayatını bir arada yürütmek çok zordu. Akabinde doktoramı dondurdum. Çalışırken bir yandan da akşamları part-time MBA yapmaya başladım ve tamamladım. Amerika’da bir yandan iş, bir yandan eğitim süreci devam etti. Kendim ve şirketle ilgili çok yoğun bir süreç yaşadık. 2004 ve 2005’teki Tüpraş ihalesi için ön road show’u New York’ta çok başarılı şekilde gerçekleştirdik. Tekstil ve enerji sektöründe grubun farklı mecralara açılması ve vizyonuyla ilgili güzel projelere imza attık. Finans müdürlüğü, finans direktörlüğü ve en sonunda da ülke direktörlüğüne kadar yükseldim. Sonra Türkiye’ye döndüm ve grubun Mali İşler Genel Müdür Yardımcısı oldum. Ve bu görevim de 2007 yılına kadar sürdü.
Sonra da aynı sene, grubun en üst düzey profesyonel yöneticisi, CEO’su oldunuz. Bu atamadan hemen önce gerçekleştirdiğiniz önemli bir finansal operasyon var bildiğim kadarıyla...
Evet, 2007’de hem grup, hem de Türkiye açısından çok önemli bir mihenk taşı olduğunu düşündüğüm Eurobond ihracı süreci başladı bizim için. O dönemde yurt dışında edindiğim tecrübeler önüme farklı bir yol haritası çıkardı. Kısa bir süreç koyduk çünkü 2007, seçim yılı olması nedeniyle piyasalarca hassas olarak değerlendirilen bir yıldı. Grubun stratejik anlamda çok önemli kararlar verip adımlarını da ona göre atması gereken bir süreçti. Buna bağlı olarak ciddi bir hazırlık ve altyapı oluşturma süreci geçirdik. Sonra tabii yönetim kurulunu ikna etme aşaması... Planı, programı doğru ve uygun, kaliteli bir ekiple uygulama başladı. 2.5 ay gibi kısa bir sürede yaklaşık 7-8 kişilik genç ve dinamik bir kadroyla çok başarılı bir Eurobond ihracı gerçekleştirdik. Road show sürecinde 100’e yakın yabancı yatırımcıyla bir hafta boyunca tek tek görüştükten sonra Türkiye finans tarihinin en başarılı bono ihraçlarından birini gerçekleştirdik. Düşünün; devletimiz 2001 yılında, piyaslardan 300 milyon dolar borçlanma konusunda bile ciddi sıkıntılar yaşıyordu. Biz bundan 6 yıl sonra, Türkiye’deki bir firma olarak, hem de iki seçimin olduğu bir yılda ve piyasa uzmanları tarafından riskli addedilen bir dönemde, 1 milyar dolara yakın bir taleple bir ihraç gerçekleştirdik. Bu başarıdan sonra 2007 yılında Yönetim Kurulu kararıyla o dönem boş olan Genel Müdürlük pozisyonuna atandım.
Hakkınızda belki de en sık dile getirilen iddia “başbakanla olan akrabalığı sayesinde Çalık Holding gibi büyük bir grubun CEO’luğuna kadar yükselebildi” şeklinde...
Evet, bu tür şeylerin konuşulduğunu ben de biliyorum.
Peki bunlara bir cevabınız yok mu?
Aslında cevap vermeye çok da gerek olduğunu düşünmüyorum.. Ama özetle şunu söyleyeyim: Ben ailevi bağlantımın oluşmasından çok önce Çalık Holding’de çalışmaya başlamıştım. Üstelik en alt seviyeden... Tüm süreç ve birimlerini tecrübe ederek ve sindirerek, sorumluluk sahibi olduğum işleri başarıyla tamamlayarak bu noktaya atandım. Ortada böyle bir süreç var. Durum buyken konunun siyasi yaklaşımlarla bu şekilde aksettirilmeye çalışılmasını doğru bulduğumu söyleyemem. Ben holdinge üçüncü yılında dahil oldum ve 11 yıldır Çalık Grubu’ndayım. Yani Çalık Holding’in 13 yılının 11’inde varım. Birçok konuda, spesifik olarak bahsetmek gerekirse, hem sektörel hem grup firmaları anlamında, farklı pozisyonlarda, yurt içi ve yurt dışı faaliyet alanlarında, grubu belki en iyi tanıyan, en iyi tecrübe etmiş, kurum kültürünü bilen ve içselleştirmiş kişilerden biriyim. Bu yaklaşımla değerlendirildiğinde hakikaten kurum açısından önemli tecrübelerim olduğunu düşünüyorum. Sorumluluk anlamında, başarı hikayesi anlamında, yaşamış olduğumuz örnekler var. Mesela 2001 krizini başarıyla yönetebilmemiz gibi... Birçok başarılı yöneticinin, hazinecinin, profesyonelin dümeninde olduğu pozisyonları çok kötü ve dramatik bir şekilde yönettiği bir dönemde, grubumuz önemli, pozitif, çok doğru adımlarla krizi minimum etkiyle atlattı ve fırsatları pozitif yönde değerlendirip önemli kapılar araladı.
Çalık Holding’in CEO’su olduktan sonra nasıl bir dönem geçirdiniz?
Biraz önce de söylediğim gibi grubun holding yapısını almasının üzerinden 13 sene geçti ve bu 13 yılın 11’inde ben de gruptaydım. Grubun değişik sektörlerdeki birçok firmasında uzun yıllar çalıştım. Dolayısıyla Çalık Grubu’nun genlerini, kimyasını çok iyi bilen birkaç kişiden biriyim. Genel müdürlük öncesi ya da sonrası... İstanbul ya da ABD... Bunlar benim için çok da fark etmiyor. Sorumluluk duygum her zaman en üst noktadaydı. Genel müdürlüğün getirdiği ekstra bir yük elbette var. Bu açık. Bu yaşta temsili olarak bu makamı işgal etmek mi, fiili olarak icraat anlamında ortaya bir şeyler koyabilmek mi daha önemli? Başarısızlığın götüreceği şeyler, başarının getireceklerinden çok daha fazla. Hele bir de üzerinizde speküle edilebilecek ayrı bir “title” varsa… Bunun bilincindeki bir insan için yönettiği geminin sorumluluğunun daha fazla olması da normal. Gemiyi sıradan bir insanın karaya oturtmasıyla sizin karaya oturtmanız arasında büyük fark var. Ama sonuç olarak, dünyadaki ekonomik anlamdaki tüm olumsuz gelişmelere rağmen oldukça başarılı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Grup olarak büyüdüğümüz, farklı yatırımlar yaptığımız bir dönem yaşıyoruz.
Peki bu dönemdeki en önemli icraatınızın hangisi olduğunu düşünüyorsunuz?
Yönetsel olarak, kendi kariyer serüvenimde kriz süreçlerinden önemli deneyimler elde ettim. Bu tecrübe ile son küresel kriz döneminden önce iki önemli stratejik adım attık. Birincisi krize çok doğru bir strateji ve zamanlamayla likitte girdik. İkincisi 2008 yılında çok başarılı hisse satışı gerçekleştirdik. Çalık Grubu olarak son iki yılda Türkiye’ye tek başımıza yaklaşık 1 milyar dolarlık FDI, yani doğrudan yabancı yatırım getirdik. Benim için bu ülke adına yapılabilecek bundan daha güzel bir hizmet ve evlatlarıma anlatabileceğim daha güzel bir başarı hikayesi olduğunu düşünmüyorum.
Grubun tepe yöneticisi olduğunuzdan bugüne baktığınızda yöneticilik konusunda kendinizi en çok hangi alanlarda başarılı buluyorsunuz?
Uzmanlık alanım kuşkusuz finans ama bir grubun tepe yöneticiliğini yaptığınızda uzmanlığınızı tüm alanlara genişletmek durumundasınız. Profesyonel bir yönetici olarak insan kaynaklarından, tüm diğer idari süreçlere kadar yönetim ve duruşları belirlerken, genel kabul gören yönetim biçimlerini hayata geçirmeyi tercih ederim. Liyakat ve ahlakın, grubumuz için en temel hareket noktaları olduğunu söyleyebilirim. Kişileri, bireysel tercihlerine göre değil, işindeki liyakat esaslarına göre değerlendiririz. Bu konuda sahiden iddialıyız. Ne liyakat ne de ahlak tek başına yeterli değildir. Benim kişisel bakış açım da bu yöndedir.
Nasıl bir yöneticisiniz? Çalışanlarınızla aranız nasıl? Mesela rahatça odanıza girip sizinle konuşabilirler mi?
Onu birlikte çalıştığım arkadaşlarıma sormanız sanırım daha doğru olur. Ama üst düzey bir yönetici olarak ekibimle sürekli iletişim halinde olduğumu söyleyebilirim. Herkesle sıcak ve herkese eşit mesafede olduğumu düşünüyorum.
Patronunuz Ahmet Çalık’la ilişkileriniz nasıldır peki? Kendisinin en çok beğendiğiniz özelliği nedir?
Ahmet Bey’i yaklaşık 11 yıldır tanıyorum, şahsına büyük sevgi ve saygım var. Grubu birleştirici, yol gösterici yanı bir tarafa... Tecrübesi, soğukkanlılığı ve girişimci ruhu ile hepimize örnek oluyor.
Ahmet Bey, 80’li yıllarda Doğu Anadolu’da başlattığı ve yurt dışında sürdürdüğü girişimleri ve yatırımları ile ülkeyi ve grubu uluslararası alanda büyük bir başarı ile temsil ediyor. Bu noktada şahsi kanaatim, Ahmet Bey’in Türkiye’deki en başarılı birkaç iş adamından biri olduğu yönünde.
Çalık Holding’in Sabah ve ATV’yi TMSF’den satın almasının üzerinden tam bir sene geçti. Bu bir yılda satış süreci çok yoğun biçimde tartışıldı. Mesela Amerikalı özel yatırım şirketi Carlyle ile Nurol ortaklığının ve RTL- İpek-Sancak konsorsiyumunun da ön yeterlilik almış olmasına rağmen tek teklifi Çalık Grubu’nun vermiş olması...
İhaleye girip girmemek o grupların kendi tercihleri. Biz istenen şartları yerine getirdik, ihaleye girdik ve kazandık.
İhale bedeli olan 1.1 milyar doların 750 milyon doları iki kamu bankası olan Vakıfbank ve Halkbank’tan karşılandı. Bu durum da yoğun tartışmalara neden oldu. Hâlâ da tartışılıyor...
Biz ATV ve Sabah’ı satın aldığımız süreçte işin finansmanıyla ilgili olarak yerli yabancı pek çok kurum, firma ve bankayla görüştük. Hiçbir kurum, yatırım açısından bakıldığında realize edilemeyen bir yatırıma sıcak bakmaz. Serbest piyasa açısından bakıldığında, arz-talep noktasındaki en iyi arzı en iyi taleple buluşturmak felsefesi hakimdir. Teklifler içerisinde hiçbir bankayı diğerinden ayırmadık. Çalık Grubu bugüne kadar yurt içi ve yurt dışında birçok bankayla çalıştı ve çalışmaya devam ediyor. Nitekim, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın da içinde olduğu yabancı bir konsorsiyumdan 100 milyon euro’luk çok önemli bir yurt dışı finansman paketini imzalamamız da o dönemin arifesine denk gelmiştir. Türkiye’de farklı sektörlerdeki birçok gruba, çok daha büyük yatırım projelerine finansman veriliyor. Burada önemli olan başka bir nokta da şirketimizin kredi geçmişi. Finans sektöründe iş yaptığınız müşterilerin geçmişi, sizin bundan sonra yapacağınız işlerde de çok önemlidir. Uzun yıllardır sektörde birçok bankayla çalıştık. Çalık Grubu Türkiye’de güvenilir, yaptığı her işte, kredi ve faiz geri ödemelerinde ve dahi erken kapamalarıyla, tertemiz bir geçmişe sahip az sayıdaki birkaç firmadan biridir. Bu duruma farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak Çalık Grubu’nun piyasadaki itibarına haksızlık etmek olur.
ÖDEMELERDE SORUN ÇIKMASI SÖZ KONUSU DEĞİL
Başbakanlık Denetleme Kurulu’nun söz konusu krediler hakkında birtakım iddialar ortaya atıldı. Teminat olarak gösterdiğiniz ve 975 milyon TL üzerinden değerlenen gayrimenkullerin gerçek değerlerinin 100 milyon dolar olduğu iddia edildi.
Aslı astarı olmayan şeyler bunlar. Bu haberin çıkmasından hemen sonra açıklamamızı yaptık aslında ve bu haberin gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını net olarak anlattık. Biz bu krediyi; ihalesi de değerlemesi de TMSF tarafından yapılan, değeri 1.1 milyar dolar olarak tespit edilen bir ticari iktisadi bütünlüğü satın alırken kullandık. Kredinin teminatı olarak da aynı ticari iktisadi bütünlüğün tamamını gösterdik. Şirketin tüm hisseleri üzerine, markaları ve menkulleri üzerine bankalar lehine rehin hakkı tesis edildi. Şirketin gelirleri bankalara temlik edildi, hesapları üzerine rehin konuldu. Gayrimenkullerin tamamı üzerinde bankalar lehine birinci derece ipotek var. Ayrıca söz konusu ticari iktisadi bütünlüğe 150 milyon dolar da işletme sermayesi kondu ve değeri 1 milyar 250 milyon dolara yükseltilmiş oldu. Bunlara ek olarak daha da saymadığım birçok teminat gösterildi. Dolayısıyla eksik teminat gösterilmesi gibi bir şey asla söz konusu değil. Nitekim, 750 milyon dolar kredinin arkasında 5 milyar dolar büyüklüğünde bir grup var.
Biraz önce krize likitte girdiğinizi söylemiştiniz. Holdingin şu anki mali yapısı nasıl? Söz konusu kredilerin geri ödenmesinde bir sorun yaşama ihtimaliniz olabilir mi?
Geçen Ekim ayında kredi faizinin ilk ödemesini yaptık. Nisan ayındaki ikinci taksitimizi de gününden önce ödeyerek toplam 62 milyon doları vadesinden önce yatırmış olduk. Ödemelerden çok daha önce parayı bankaya yatırarak bloke koyduruyoruz. Kısacası ödemeler konusunda bir sıkıntı yaşamamız söz konusu bile değil.
Çalık Holding’e yönetilen en büyük eleştirilerden biri de Samsun – Ceyhan Boru Hattı’nın ihalesiz olarak gruba verilmiş olması...
Çalık Grubu’nun 90’lı yıllardan beri bölge coğrafyası ve politikalarına ilişkin önemli tecrübeleri var. Bunun bir parçası olarak 2000’li yıllarda Çalık Grubu’nun geliştirdiği Samsun-Ceyhan Projesi, uzun süre çalışılmış, üzerine kafa yorulmuş, ciddi yatırım gerektiren çok aktörlü bir proje. Ayrıca Türkiye’nin enerji politikaları açısından da büyük önem taşıyor. Nitekim hem Milli Güvenlik Kurulu’ndan, hem de o dönemdeki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer tarafından kısa sürede izinleri alındıktan sonra kabul edilmiş, destek görüp onaylanmış bir proje. Enerji sektöründe faaliyet gösteren şirketimiz Çalık Enerji’nin üstlendiği proje, onayı ve lisansıyla hayata geçirilen bir yatırım projesidir. Dolayısıyla ortada ihale edilecek bir proje de yoktur. Üstelik, bu projede devletin hiçbir riski yok, tek kuruş harcaması olmayacak. Projenin tüm riski, yatırımcı olarak öncülüğünü yaptığımız konsorsiyum tarafından üstlenilmiş durumda. Üstelik bu proje, uluslararası enerji arenasında ülkeye büyük avantaj sağlayacak. Bunun da ötesinde yaratacağı katma değer ve istihdamla Türkiye’ye ciddi anlamda ekonomik getirisi olacak.
Son durum nedir Samsun-Ceyhan’da?
Çok aktörlü ve uzun soluklu bir proje olduğu için çalışmaları hâlâ devam ediyor. Bu yıl içinde mühendislik ve altyapı çalışmalarını önemli ölçüde tamamlamış olacağız.
Çalık Grubu şimdiye kadar hep kazandığı ihalelerle gündeme geldi. Ama kaybettiği çok önemli ihaleler de oldu... Mesela Tüpraş, Petkim, Başkent Doğalgaz ve Telekom ihaleleri... Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
Bu ihalelerde rakiplerimiz bizden daha iyi teklifler verdiler ve kazandılar. Sonuna kadar zorladık fakat olmadı. Fizibilite rakamlarımızın son sınırlarına kadar çıkarak ülke varlıklarının en yüksek değerden satılmasına vesile olduğumuzu düşünüyorum. İki ihalenin de fiyat tekliflerine baktığınızda bunu göreceksiniz. Ama yine de bu fiyatlara rağmen kazanan firmaların yapmış oldukları yatırımların, şirketlerin bugünkü değerlerine bakıldığında ne kadar doğru kararlar olduklarını görüyoruz. Sonuçta Türkiye’deki tüm büyük grupların içinde olduğu bu tür süreçler, yasaların öngördüğü rekabet koşulları doğrultusunda yaşanır.
İçinde bulunduğumuz küresel kriz ortamında Türkiye ekonomisinin en güçlü yanlarının neler olduğunu düşünüyorsunuz?
Gerçekten çok genç bir nüfusa sahibiz. Giderek yaşlı nüfusun arttığı ve işgücündeki nüfusun azaldığı gelişmiş ülkelere oranla avantajlara sahip olduğumuzu düşünüyorum. 2001 krizinden dersler çıkaran finans sektörünü çok sağlam görüyorum. Finans sektörü, vücuttaki kalp gibi, bütün kanı pompalayan organ. Yaşanan ekonomik krizin çok uzun süreceğini iddia edenlerin söylemlerin altındaki gerçek şu: Kapitalist sistem olarak bakıldığında çok kötü bir dönem yaşandı. Yatırım bankacılığı dediğimiz konsept bitti, farklı “leverage” enstrümanlar dönemi sona erdi. Tüm bu finans sisteminin türev piyasalarla birlikte dünyada çöktüğü bir ortamda Türk finans sektörü ayakta. Diğer ülkelerin, sistemi tekrar inşa etmesi, güvenin oluşması, kredi kullanımının başlaması, ekonomilerin canlanması ciddi zaman alacaktır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin bir adım iki adım önde olduğunu düşünüyorum. Bir diğer büyük avantaj da ülkenin coğrafi konumu itibariyle enerji hatlarının üzerinde olması. Ben 2000’li yıllara kadar dünya ekonomisini tek motorlu uçağa benzetiyorum. ABD, ekonomiyi canlı tuttuğu zaman motor hızlı dönüyor, duraklama olduğunda uçak alçalışa geçiyordu. Ama 2002-2003’ten bu yana çok enteresan bir süreç başladı. Türkiye öylesine önemli bir noktada ki, dünyadaki hidrokarbonların yüzde 70’i bu coğrafyada. Bildiğiniz gibi, özellikle 2002-2003’ten itibaren de emtia fiyatlarında büyük bir yükseliş oldu. 1997-1998’de 18 dolar olan petrol, 2008 Temmuzunda 147 doları gördü. Gazın bin metreküp fiyatı 50 dolardan 600 dolara ulaştı. Bu coğrafyada müthiş bir likidite oluşturdu. Ve bu coğrafyadaki gelişmeler, dünya ekonomisine nefes aldırdı. Bölge bu gelişmelerle, dünya ekonomisi uçağına adeta ikinci motor oldu. Artan likidite, aynı coğrafyada müthiş yatırım imkanları da doğurdu. Basit bir örnekle; 2003’e kadar bölgede taahhüt işi yapan Türk firmalarının 1 milyar dolarlık iş portföyleri yokken bu rakam 10 milyar dolarlara ulaştı. Türkiye inşatta Çin ve ABD’den sonra dünyanın üçüncü büyük yüklenicisi konumuna geldi. Yani bu süreç Türkiye için büyük fırsatlar doğurdu. Bu fırsatların da artarak devam edeceğini tahmin ediyorum.
Peki ülke ekonomisinin zayıf yanları...
Türkiye’nin kendisini, gücünü ve potansiyelini gerektiği gibi anlatamadığını düşünüyorum. Yani tanıtım anlamında kendimizi geliştirmemiz gerekiyor.
“AYNI GEMİDE OLDUĞUMUZU UNUTMAYALIM”
Ekonomi bilimi sosyal bir bilim, yüzde 50’den fazla oranda algıya dayalı. Ben hep bunu savundum. Mesela şu son krize bakalım. ABD’de 2008’de patladı. Halbuki 2004’ten beri piyasalar ciddi bir resesyon beklentisi içindeydi. Özellikle o dönemki Fed Başkanı Greenspan’in optimist açıklamalarıyla algı yönetimi o kadar iyi yapıldı ki ABD krizi dört sene ötelemeyi başardı. Bizde ise düşünceler hep olumsuz. Mesela son Kasım-Aralık-Ocak dönemi... Türkiye’de algıya yönelik çok olumsuz bir hava estirildi. Siyasi diyebilirsiniz, sosyal diyebilirsiniz, bardağın hep boş tarafı gösterildi. Aslında Yunanistan’ın, İspanya’nın, Avusturya’nın durumuna baktığımızda Türkiye hakikaten çok iyi bir noktada. O 3-5 ay boyunca olumsuz algıyı pompalamasaydık çok daha iyi olurdu. Bu süreçte parası olan da kendini geri çekti. Talep olmayınca, satışlar düşüyor, satışlar düşünce üretim azalıyor, üretim düşünce işsizlik artıyor. Böylece harcama yapan kişi sayısı azalıyor ve bu kısır döngü, ekonomiyi kendi içinde küçültmeye devam ediyor. Ama ben yine de çok büyük hasar aldığımızı düşünmüyorum. Şubat rakamları kötü geldi ama Mart daha az kötü geldi. Nisan daha iyi gelecek. Yazdan itibaren toparlamaya başlayacağız. Kış ayları her zaman durgun geçer. Kapasite rakamlarında dibi gördüğümüzü düşünüyorum. Artık yavaş yavaş yükselişe geçeceğiz. Sonuç olarak ben tabloya pozitif bakmaya çalışıyorum. Herkesin de daha pozitif bakması lazım. Aynı gemide olduğumuzu unutmamamız gerek.
ŞAMPİYON ANADOLU’DAN ÇIKSIN
Bir internet sitesinde çocukken çok iyi futbol oynadığınızı, hatta zamanında Çapaspor’un yıldız takımında yılın oyuncusu bile seçildiğinizi okudum. Doğru mu bu bilgi?
Evet, iyi futbol oynadığımı söylerlerdi. Ancak eğitim ve futbolu başarılı bir şekilde bir arada yurutebilmek cok zor oldugu icin futbolu bırakmak zorunda kaldım.
Hâlâ oynamaya fırsat bulabiliyor musunuz peki? Halı sahada arkadaşlarla falan...
Uzun zamandır oynayamıyorum maalesef.
Peki izleyici olarak nasıl futbolla aranız?
Biliyorsunuz, biz Trabzonluyuz. Ben de iyi bir Trabzonspor taraftarıyım. Elimden geldiğince Trabzonsporun maçlarına gitmeye ve destek olmaya çalışıyorum.
Hem Trabzon’a hem de deplasmanlara gidiyor musunuz?
İş yoğunluğum sebebiyle nadiren gidebiliyorum..
Peki bu sene artık şampiyon olabilecek mi Trabzonspor?
Gönlümden geçen Trabzonsporun şampiyon olması. Trabzonspor olamazsa umarım Sivasspor olur. Nitekim bir Anadolu takımının şampiyon olmasının hem Türk futbolunun gelişmesine hemde o bölgenin ekonomisine çok olumlu katkı yapacağını düşünüyorum. Maalesef sadece üç İstanbul takımının şampiyon olabildiği bir durumda Türk futbolunun gelişmesinden bahsedebilmekte mümkün olmuyor.